Ben en çok müze gezmeyi, tereyağlı Bursa İskender kebabı yemeyi ve heyecanlı bir maç izlemeyi severim. Peki AKP ve iktidar en çok neyi sever? Bütün gücü ellerinde bulundurmalarına rağmen ağır bir mağduriyet edebiyatına girişmeyi ve bunun karşılığında kimleri suçlayarak bunun acısını çıkaracaklarının dökümünü yapmayı, tehdit etmeyi sever.

AKP, Cumartesi gecesi kendisine altın tepside sunulan bu mağduriyet fırsatının üstüne atmaca gibi atladı. Adeta bir “muhtıra” gibi değerlendirilen bildirinin ardından haberler patlatıldı, telefonlar açıldı, Cumhuriyet Başsavcıları devreye girdi ve ülkenin yüzakı amirallerimizden bu girişimi organize ettiği söylenen 14 isim ya gözaltına alındı ya da ifade vermeye çağrıldı. Duyan zannedebilirdi ki, yeni bir 15 Temmuz yaşanıyordu!

AMİRALLER ÜZERİNDEN HEDEF ANA MUHALEFET!

Erdoğan, dünkü AKP Grup Toplantısı’nda, fırsat bu fırsat diyerek “dış bağlantıları araştırın” ve “bedeli neyse ödeyecekler” şeklinde tehditlerle amiraller üzerinden CHP’ye saldırmaya devam etti. "Türkiye'nin dizlerinin üstüne çökmüş bir ülke haline gelmesini sabırsızlıkla bekleyenler olduğunu zaten görüyoruz. Bunlar Türkiye işgal edilse, keyifle kadeh kaldıracak kadar ülkelerinden nefret eder hale gelmiştir."

Anlaşılan ortada şu tehlike var: Erdoğan, “Bu 104 kişinin içinde bizzat CHP üyesi olan kendisi, karısı, yeğeni, oğlu olanlar var. (…) Çok açık net söylüyorum, şu anda bu emekli generallerin merkezinde CHP'nin kendisi vardır. Bu 104'ün içerisinde şu anda CHP üyesi olanlar vardır. İncelemeler devam ediyor, kim bilir daha ne kadar çıkacak” diyerek amiraller bildirisini CHP’ye bağlamaya çalışıyor. Çünkü herhalde artık seçimlerden pek bir ümidi yok! Bu yüzden “Emekli Amiraller, talimatı ne yazık ki kendi Başkomutanları Kılıçdaroğlu’ndan alıyorlar” diyerek CHP liderini hedef gösterdi. 

Pazar günü, amirallerin bildirisi nedeniyle ortalığın karıştığını televizyondan izleyen halk, oldukça ufak bir şekilde ve hızla ekrandan kaydırılarak verilen metni doğru düzgün okuyamadı. Anlaşılan birileri iktidarı fena kızdıran bir şeyler söylemişti, ama ne söylemişlerdi? Halbuki “amirallere büyük tepki” diye sırayla herkes ekranlarda turnikeye alınmıştı. Hiçbir kanal, bildiri imzalayan amiralleri ekrana çıkarıp “Sayın Gürdeniz, sayın Paşam, sayın Ertürk, ne demek istediniz, hassasiyetiniz neydi? ‘Bu bir muhtıra’ diyenler var, buna yanıtınız ne?” diye sorma gereği duymadı! Bu, tam anlamıyla yeni Türkiye’nin demokrasi görünümlü tek ses medyasının kaçınılmaz tavrıydı!

Yandaşlar, bu fırsatı medyada en güzel şekilde gole çevirmek için tepe tepe kullandılar! “Muhalefetin erken seçim çağrısından bağımsız değil”, “demokrasiyi ortadan kaldırmak için bir araya geldiler”, “darbeye zemin hazırladılar, iktidara parmak salladılar”, “anayasayı ortadan kaldırmak istiyorlar” diye ortalığı ateşe vermeye devam ettiler. Her noktada suç aramaya başladılar, içerde ve dışarda… Hedef, FETÖ dönemi metodlarını devreye sokup cadı avına geçerek, heyecanlı ve derin hikayelerle yüklü iddianame taslaklarını alevlendirmekti. Hangi Türkiye’de? Bahçeli’nin her beğenmediği karardan sonra, “Anayasa Mahkemesi’nin de kapanması artık ertelenemez bir hedef olmalıdır” demekten çekinmeyerek en büyük suçu işlemekten korkmadığı, “Ayasofya imamı”nın her gün İstanbul Sözleşmesi, faiz veya laiklik hakkında ulema uslubuyla atıp tuttuğu AKP Türkiyesi’nin çarpık sözde demokrasi ortamında!

Demokrasi, artık Türkiye’de kendine has, özel tanımlamalarla mevcut. Yasalar, Erdoğan ve iktidar yandaşıysanız başka, muhalifseniz başka uygulanır. Kürsü suçları, sosyal medya suçları, köşe yazısı ve manşet suçları, her iki kesim için gece ve gündüz gibi farklıdır. Atatürkçülere yönelik hakaret ve provokasyonlarda, adalet sistemimizde geniş bir demokratik hoşgörü egemendir. Karşıt benzer durumlarda ise, konu adalete intikal edemeden bazen kolluk kuvvetleri şüphelinin kapısına dayanabilir!

ALATURKA DEMOKRASİMİZ

Amirallerin “düşünceyi ifade etme ve eleştirme hak ve özgürlükleri”, anlaşılan iktidar için eski bir Türkiye sendromudur! Onların gözünde bu komutanlar, hiçbir zaman sivil sayılmayacaklardır. Söyleyebilecekleri her cümle, sanki silahlar ve askerler hala onların emri altındaymış gibi kabul edilerek dinleniyor. Emekli büyükelçiler ve amirallerden sonra eski parlamenterler de benzer bir bildiri yayınladılar. Ama iktidarı ilgilendiren tek şey, bunlardan birini darbe çağrısına benzetmek. Bu da ancak amiraller sayesinde ulaşılan bir oportünizm kapısı…

Aslında amirallerin bildirilerini servis etmeyi seçtikleri saat, içerik olarak onlarla aynı şeyi söyleyen ben dahil, herkesi şaşırttı. Avukatlarından duyduğuma göre bu bir bilinçli ve ortak bir karar filan değildi, işin akışının gelip dayandığı bir gecikme sonucu akşam üstü saati kaçırılıp son an ekleme ve çıkartmalarıyla 22:42’de yayınlanmış bir bildiriydi. Aslında ertesi sabah 11:00’i beklemeleri ve “Yüce Türk Milleti’ne” hitabını kullanmamaları daha mantıklı olabilirdi, ama sonuçta o gece yayınlamaya karar vermişler. Bu da, iktidarın da bu fırsatı değerlendirip durumu darbeye benzetmek için 22:42’yi gece yarısı olarak nitelemesine zemin hazırlamış oldu.

Yaratılan ortamda ağa ilk takılıp bedel ödeyen kişi Meral Akşener… Amiraller bildirisini “zevzeklik” olarak nitelerken Akşener, o anda kendi bindiği dalı kestiğini anlayamadı. Fark ettiğinde ise iş işten geçmişti. Türkiye gibi bir ülkede siyaset yapmanın ne kadar zor olduğunu ve insanların çeyrek asır akıttıkları teri bir kelimede riske sokabildiklerini tekrar gördük. Sayın Akşener’in danışmanlarının hızla gelişen ortamlarda refleks gösteremediklerini de anlamış olduk.

İçişleri Bakanı Soylu, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı resmi Twitter hesaplarından aynı açıklamayı yayınlayarak normalde hiç yapmayacakları şekilde topa girdiler ve amirallere “edepsizlik” gibi ağır sözlerle yüklendiler. Sonuçta işin gelip dayandığı nokta şu: Ülkesi için ömür boyu canını vermeye hazır olan yurtsever amirallerimiz, şu anda bambaşka suçlamalarla karşı karşıyalar. Halbuki, gerek FETÖ konusunda gösterdikleri direnç, gerek “mavi vatan” tanımlamasını devletin yaşamına geçirmiş olmaları, gerek Atatürkçü, Cumhuriyetçi çizgileriyle ömürleri boyunca ordumuza hizmet etmiş olmaları, onların bence tartışılmaz esas kimlikleri.

Paşalarımızın, FETÖ kumpasıyla haksız şekilde Silivri zindanlarında yıpratılmasının 7 yıl ardından bu sefer yine başka bir hedef tahtasına oturtulmaları, kolay hazmedilir bir durum değil. Adaletin bir an önce bağımsız bir şekilde tecelli etmesi ve iddiaların gerçek dışılığının kanıtlanması en büyük dileğimizdir.                                                        

Yazı Tarihi: 08.04.2021
Paylaş