Sevgili Çözümleme okurları, değerli Atatürkçü gençler,

Bugünün siyasi iklimini, dünün hangi öngörüsüz kararları inşa etti, kimlerin hangi gafletleri nedeniyle buralara geldik, aradan geçen 25-30 yılda yörüngemiz nasıl bu kadar şaştı, bugün 2021 Martı’nda nasıl oluyor da birileri hâlâ evire çevire istedikleri kıvama getiremedikleri anayasamızla ve rejimle uğraşıyorlar; 90’ları kılcal damarına kadar analiz ettiğim bu üçüncü ve son bölümü de okuduktan sonra, her şey sizler için daha belirgin hale gelecek. Genç okurlarımız yakından bilmedikleri bir dönemin hazin iç yüzünü, tarihin gerekçelendirilmiş hatırlatmalarını öğrenmiş olacaklar. O günleri birebir yaşayanlar ise, çoğunlukla üzüntü ve kızgınlıkla içinden geçtikleri o dönemlerin çalkantılı hatıralarına dalıp, o yılları tekrar yaşayacaklar.

Birinci bölümde, merkez solun, SHP, CHP, DSP gibi sosyal demokrat-demokratik sol partilerin sorumsuzca nasıl parçalandığını ve bütün ikazlarımızı nasıl görmezden geldiklerine değindik.

İkinci bölümde, merkez sağ partiler ve siyasetçilerin, yani ANAP ve DYP’nin, merkez solun yolundan giderek nasıl birleşmeyi reddettiklerini ve birbirlerine rakip olduklarını; tıpkı SHP-CHP-DSP gibi parçalanarak Refah Partisi’nin önünü nasıl açtıklarını ve ayrıca dini konularda nasıl tavizler verdiklerini, iş işten geçtikten sonra da beyhude çabalarla nasıl safça Refah Partisini durdurmaya çalıştıklarını gördük.

Şimdi 90’lar’ı ele alan üçüncü ve son bölümde, bu üç ayaklı çöküşün en zavallı, en trajik, en bahtsız ve en içler acısı kısmına geldik. Burada konumuz o günün medyası ve onun ne yaptığını, kime hizmet ettiğini bilemeyen zavallı “2. Cumhuriyetçi” kalemşörleri.

Bu muhakeme gücü iflas etmiş, kendi bindikleri dalı kesen sözde gazeteciler, 90’lar boyunca gizli ajandalarını devreye sokarak, aslında en başta kendi tasfiyeleri ile sonuçlanacak acıklı sonlarına koştular. Her fırsatta Türk Ordusu’nun halkın gözünde tüm kredisini kaybetmesini, demokrasi düşmanı görünmesini, yobazlara tepki veren tüm Kemalistlerin ideolojisi çökmüş, çağdışı provokatörler olarak algılanmalarını, CHP’nin Atatürkçü çizgiden ve ödünsüz laiklikten hızla uzaklaşmalarını istediler, bunun için akıl almaz örgütlü bir çabaya giriştiler. Merkez medyada ve yeni kurulan merkez liberal yayınlarda, hiçbir Atatürkçü-Kemalist yazarın barınmaması için ellerinden geleni yaptılar. Hatta televizyon programlarında, Atatürkçü görüşteki insanların, ister gazeteci, ister siyasi, ister hukukçu, net olarak azınlıkta kalmaları, seslerini duyuramamaları için her çeşit yüz kızartıcı komploya tenezzül ettiler. Ortamda bir Atatürkçü varsa, karşısına iki İslamcı, iki 2. Cumhuriyetçi yerleştirerek, Cumhuriyet’in kurucu felsefesinin, Kemalizm’in artık önemsenmeyen, marjinal bir azınlığa düşmüş bir düşünce tarzı olduğunu topluma “kanıtlamak” için her tür orta oyununu denediler.

Medya, bu üçlü grubun, en küstah, en yaygaracı, en sivri, en acımasız ve en entrikacı olanıydı. İkiyüzlülük ruhlarına oturmuştu. Hem “laik” sosyal ortamlarda, meyhane ve barlarda elinde viski veya şarap kadehleriyle fink atıp, bir yandan da, halkın gönlünde taht kurmuş olan Kemalistlere “kökten laikler” diye saldırmak, kolay savunulur bir ters salto değildi!

Değerli “ÇÖZÜMLEME”ciler, şimdi sizi çeyrek asır geriye götürerek geçmişte medyanın iplerini elinde tutan, bugün ise herkes için kullanım süreleri dolup tedavülden kalkmış bu tipolojilerin kendi kökenlerine, kendi geçmiş ve geleceklerine, hangi naiflik veya ruh dolandırıcılığı ile dinamit koyacak kadar gri madde yoksunu olabildiklerine, tarihe ibret olarak bıraktığımız bu sayfalardan tanıklık edeceksiniz…

Vaktiyle 1994’te 2. Cumhuriyetçi yazarlara yoğun şekilde yer veren Hürriyet grubunun Tempo Dergisi’nde yazmaya başlamıştım. O dönemde, o kadar büyük bir sansüre maruz kalıyorduk ki, zamanının gözde yayını Tempo’nun bana nasıl yer ayırabildiğine bir türlü inanamıyordum. Her hafta net ve sivri kontratak makalelerim yayınlandığında şaşırıyordum, “hayret, hâlâ atılmadık” diye… Fakat şaşkınlığım pek de uzun sürmedi. Nihayet, galiba yaklaşık 11-12 sayıdan sonra teşekkür ederek yazılarıma son verdiler. Gülümseyerek ve onlara acıyarak ayrılmıştım… Grubun içinde özgürce yazan onca 2. Cumhuriyetçinin, ne tek bir Bedri Baykam’la baş edecek güçleri vardı, ne de demokratik tahammülleri. İşte bu yazı, kısa Tempo maceramın başladığı ilk makaledir:

Eyvah! Kemalistler artık buralarda bile yazıyorlar...

(TEMPO, 15 Mart 1994)

Şimdi şöyle bir durum oldu: Haftalık haber ve politika dergilerinde yer alan onca Özalcı, 2. Cumhuriyetçi, liberal, neo-liberal, neo-Osmanlı, entel, apolitik, sosyalist, eski Marksist, şeriatçı, sivil toplumcu ve bazı ılımlı Atatürkçüler’den sonra, ilk defa bir ödünsüz Kemalist’le sayfa açıldı! Aman Allah’ım, neler oluyor buralarda? Yoksa Türkiye gerçekten demokratikleşiyor mu? Artık Kemalistler bile Tempo'da açık açık ve sansürsüz yazabiliyor! Olacak şey değil! "Yani düşünce özgürlüğü dedikse, bu kadar da demedik” diyenlerinizi duyar gibi oluyorum. Yıllardır tüm demokrasi şampiyonları tarafından "Demode düşman”, "Resmî tarihin cuntacı şak şakçıları”, "Kültürümüzün katilleri" vs. diye hücumlara uğramamız çok alışılmış bir tabloydu.

Ancak bugünlerde, her an Kemalistler'e olan gereksinimleriniz artabilir. Bu toplum yavaş yavaş şunu anlayacak: İslam dininin 1400 yıldır egemen olduğu topraklarda biz şu anda, istediğimiz arkadaşımızla, barda istediğimiz rakıyı içebiliyorsak, istediğimiz resmi yapıp, istediğimiz romanı yazabiliyorsak, 20 tane özgür TV kanalı seyredebiliyorsak, kadın-erkek eşitliği küçük aksaklıklara rağmen (erkeklerin aleyhine tabii) yürüyorsa, keyfimizin istediği yere seyahat edebiliyorsak, açık oturumlarda atıp tutan, zırvalayan cenaze levazımatçılarını ve ütopik 3. Cumhuriyetçileri alay ederek izleyebiliyorsak, canımızın istediği dini düşünceyi, canımızın istediği gibi yaşıyorsak, canımızın istediği dergiyi yayınlayabiliyorsak, bu ve burada saymayı unuttuğum diğer 486 özgürlüğümüzün TAMAMINI MUSTAFA KEMAL'E VE KEMALİZM'E BORÇLUYUZ!!

Yani entellektüel bir snobizm adına, gecikmiş bir sosyalizm adına, liberal dönekliğe minare kılıfı arayanlar adına, resmî tarihe karşı çıkma küstahlığının tadı uğruna, yıllardır size Mustafa Kemal düşmanlığı yapan herkes ya politik yaşamlarını gözden geçirecek ya da bu aymazlıklarını, en hafif deyimiyle "tasfiye olarak" ödeyecek. Siz mi? Canım, benim sizden bir şüphem yok. Tempo okuduğunuza göre siz zaten hürriyetinizi seviyorsunuz. Sözüm libero-marx-entel çorbalarda boğulup, tıkanıklıklarını size sirayet ettirmeye çalışanlara!

Ortada ilginç bir tablo var. Anayasasına göre bu ülke laiktir ve bunun değiştirilmesi teklif bile edilemez. Buna rağmen dini en tehlikeli şekliyle siyasallaştıran ve ülkeyi "inananlar-inanmayanlar" şeklinde bölünme tehlikesi ile karşı karşıya bırakan bir partiye her ne hikmetse izin verilir. Hâlbuki bunun ülkeye huzur değil, kargaşa getireceğini görmek için Einstein olmaya gerek yok. Biraz matematik, biraz istatistik, biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz psikoloji bilen herkes bunun neticelerini görebilirdi. Demokrasi âşığı rahmetli Muammer Aksoy'un 163. maddenin kaldırılmasına karşı başlattığı imza kampanyalarına yazı, konferans ve eylemlerle katılmış, ama bunu engellemeyi başaramamıştık. O günlerde bize "çağ dışı, paranoyak" olarak bakanlar arasında yavaş yavaş uyanmalar başladı. Saf demokratlardan, apolitiklerden ve hatta sosyetiklerden bile tepkiler var...

Ne mutlu! Bakın, Sivas faciasından sonra suçluları hedef alan bir demeci bile veremeyen Sevgili Başbakanımız, artık laiklik için bizim Atatürkçü Düşünce ve Çağdaş Yaşam derneklerine taş çıkartan mitingler düzenliyor. Ama ortada inanılmaz bir çelişki var. Devlet bir yandan bu oluşumlardan rahatsız olduğunu söylüyor, bir yandan onları "ana şefkati” ile beslemeye devam ediyor. Acaba Sn. Tansu Çiller Türkiye'nin yıllardır içine sürüklendiği bataklığa doğru gidişi de durdurmayı hatırlayabilecek mi? Örneğin her geçen gün rejim düşmanları üreten İmam Hatip liseleri çıkışlı insanların ülkenin tüm idari kadrolarına sızmalarını a) Durduracak mı? b) Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı gibi önemli noktalara odaklanan bu kişileri temizleyebilecek mi?

Bu iki hareket yapılmadıktan sonra, laiklik mitingi neye yarar? "Atam izindeyiz" diye pankartlar asıp gezen çeşitli ANAP ve DYP teşkilatları, tek suçu Atatürk’ü savunmak olan Anayasa Mahkemesi Başkanı Sn. Yekta Güngör Özden'i susturmak için önergelere imza atan, içinde "laiklik” sözcüğü eklenmiş diye terör yasasını bir türlü çıkartmayan ANAP ve DYP milletvekillerine karşı bir eyleme girişecekler mi? Sevgili Başbakanlarına veya Sn. Mesut Yılmaz'a bir küçük baskı yapmayı çekinerek de olsa hatırlayacaklar mı? Yoksa Sn. Çiller, Yekta Bey'le kahve içmiş-içmemiş, ANAP grubu Anıtkabir'i ziyaret etmiş-etmemiş ne yazar? Bugün 10 Mart 1994 Perşembe. Bedri Baykam Türkiye Cumhuriyeti'ne esenlikler diler.

İkinci Cumhuriyetçiler darbeci mi?

(TEMPO, 6 Nisan 1994)

Bazen düşünüyorum da, kendi kendi­me ilginç sonuçlara varıyorum. Ör­neğin şu meşhur 2. Cumhuriyetçiler var ya? Bunlar ya sürrealist bir yazar grubu ya da gizliden darbeci bir klik! Neden mi? Biliyorsunuz, bazı dinci oluşumlar hariç ister Sosyal Demokrat partiler olsun, ister mer­kez sağ partiler olsun, hiç biri Cumhuriyet'e numaralar ver­meye kalkan bu heyecanlı baylara pek yüz vermedi. Bunlar­dan birkaçı CHP ve SHP etrafına çöreklendilerse de dikiş tutturamadılar. Ee sonra? Her gün "2. Cumhuriyet şöyle ol­malı, böyle olmalı, yok bu sistem çökmüş, yok kokuşmuş, Kemalizm tükenmiş, 1923 Cumhu­riyeti devrini tamamlamış" diye ya­yınlar yapıyorlar. Bunda da bayağı başarılılar. Hiçbir tabanları olmamalarına karşın, medyada öyle ki­lit yerler tutmuşlar ki, gürültüleri eksik olmuyor, devamlı gündem­de kalmayı başarıyorlar. Yok aslın­da o da doğru değil: Kendi kendi­lerini zorla gündemde tutan on beş yirmi kişilik bir grup var ortada.

Peki nasıl kuracaklarmış 2. Cum­huriyeti? Hiçbir partiden onlara hayır yok. Sağda solda beş kişi "Bu Cumhuriyet feshedilmeli" de­di diye Koca Türkiye bunu uygu­lamaya mı koyacak? Ne sonuç ka­lıyor geriye: Ya bir gece sekizer kişilik iki grup halinde Ankara ve İstanbul'a dağılıp, TRT ve Meclis'i basıp darbe yapacaklar, ya da bunlar sırf gerçeküstü ütopik hikâ­yeler yazmak isteyen fantezist bir yazarlar birliği olarak kalacaklar.

Hatam varsa düzeltin, Anayasa'nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerine göz diktilerse, bunlar darbeci veya gerçeküstü ütopyacıdan başka ne olabilirler, ben pek anlayamadım!

Birkaç hafta önce bu şüpheme destek veren bir yayın Nokta Dergisi'nde yapıldı. Ahmet Altan'ın sayfasını açtık, DEP'lilerin Meclis'ten götürülüşleri ile ilgili bir fotoğraf var. Solda da iki satır yazı: "Bugün canım yazı yazmak istemiyor." İmza Çetin Altan, 26 Nisan 1960. "Benim de." İmza Ahmet Altan, 3 Mart 1994. Allah Allah! Yahu, Ahmet Altan durma­dan ordu ve Kemalizm aleyhine yazı yazmak istemiyormuş.

Olabilir, normaldir. Demokrat Parti'nin bunaltıcı sansür ve baskı politikaları sonucunda, ülke zaten sefilleri oynuyordu. Sonra da 27 Mayıs günü, Ordu, Gençliğin ve Aydınlar'ın başlattığı hareketi tamamlayan düdüğü çaldı, santrayı göster­di.

Gerçekten hâlâ yakın tarihimizin en ilerici sayfalarından biri olarak gördüğüm 27 Mayıs'tan bir gün sonra Çetin Altan Milliyet'te ne yazdı biliyor musunuz? "BUGÜN CANIM YAZI YAZMAK İSTİYOR"!

Yani Ahmet Altan'ın babasının ucu tıkanmış kalemini, Ordu öyle bir açmış ki, adam heyecandan cümleleri bitire­miyor: "Silahlı kuvvetlerimizin tam zamanında ve üstün bir anlayışla milletin kaderini gitmekte olduğu kötü yoldan bir anda aydınlığa çıkarmıştır"...

"Hakiki hürriyetin saati çalmış­tır. Atatürk’ün inkılaplarına bağlı olarak demokratik bir memlekette Türklüğün şerefine yakışan bir ni­zamın temelleri atılmaktadır"... "Si­lahlı kuvvetlerimizin, Büyük Ata'nın yıllar sonrasına akseden manevi direktifi ile yaptığı bu ha­reket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil ben­likleri için faydalanmak isteyen ga­fillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır"...

"Bize bugünleri tattıran ve bir milletin haysiyetine konmaya çalı­şan tozları bir üfleyişle temizleyiveren Türk Silahlı Kuvvetleri sağ olsunlar."

Önce şunu hemen ekliyeyim. Çetin Altan'ın tüm bu 27 Mayıs yo­rumlarının her satırına ben bugün de canı gönülden katılıyorum. Ben katılıyorum da, Ahmet Altan kafa­mı karıştırıyor. Yani onun da böyle babası gibi "içinden ge­lerek" yazı yazması için yeni bir darbe mi lazım, onu mu ima ediyor? Onu ima etmiyorsa, neden böyle tavrına uyum­suz alıntılar yapmaya kalkışıyor? İnsan babasıyla apayrı şey­ler düşünebilir, hatta zaman içinde fikirleri değişen bir insan geçmişine ve hatta o günkü kendi benliğine eleştiriler getire­bilir. Ama durup dururken böyle geçmişten kullandığı ör­nekler, bugünkü fikirlerinin aleyhine çalışacaksa yazar çok zor durumda kalır. Ahmet Altan kendi bindiği dalı kesecek tarihi alıntılardan sakınmalı.

 

İslamın 5 şartı olur da, yeni demokrasicilerin olmaz mı?

(TEMPO, 20 Temmuz 1994)

İslam’ın biliyorsunuz beş şartı vardır. Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât ver­mek, hacca gitmek. 2. Cumhuriyetçiler, yani yeni demokrasiciler de herhalde İslam'dan örnek almış olacaklar ki, onların da beş şartları var:

1) Her fırsatta Mustafa Kemal ve devrimlerini hırpalamak, onlara büyük küçük kusurlar ve fatura­lar çıkarmak.

2) Ordu'yu yıpratmak, her fırsatta ülkenin başı­na gelen tüm felaketlerin ordudan kaynaklandığını söylemek.

3) 1923 Cumhuriyetini ve Kemalizm’i, her fırsatta çökmüş, if­las etmiş ve demode göstermek.

4) Sivas dahil olmak üzere, şeriatçılar hangi akıl almaz reza­leti veya felaketi başımıza getirirlerse getirsinler, onlara hafifleti­ci nedenler bulup, hoşgörüyle "değişik" bakmak; laikleri de "pro­vokatör" ilan etmek.

5)   Karanlık oluşum veya katliamlara karşı ne zaman laik çağdaş Kemalist insanlar tepki verseler, onları çağdışılık, dinozorluk, anti-demokratlıkla suçlamak ve kitleleri teskin ederek uyu­maya devam etmelerini sağlamak.

Hakikaten de Mehmet AltanAhmet AltanCengiz ÇandarNilüfer GöleAsaf Savaş Akat gibi neo-Os­manlı veya 2. Cumhuriyet­çilerin her birinin aşağı yukarı her yazılan, her konferansları veya her TV prog­ramlarında, sırayla bu şart­lardan üçüne veya beşine uyduklarını göreceksiniz. Çok ilginç değişik bir çağ­daş tarikat anlayışları var.

2. Cumhuriyetçilerin toplum içinde hâlâ ciddi olarak deşifre olmamış olmalarının nedeni halkımızın ve hatta burjuvamızın böyle derinliklerin altındaki konularla uğraşacak boş vakitlerinin ol­maması. Maşallah herkes çok meşgul. Neo-sultanlar da çok meşgul. Meşguliyetleri hem bir yandan 450 kişilik gerçek tabanlarına rağmen medyada işgal ettikleri 20 kilit noktayı bu 5 şartı sürekli tekrar­layarak doldurmaya mecbur olmalarından, hem de kendi gazete köşeleri, ya­yın ve TV saatleri yetmiyormuş gibi şeriatçıların tüm yayınların­da boy gösterip, onlarla olan büyük ortak payda ve ortak he­deflerini perçinlemek, güç birliği yapmaktan da ileri geliyor. Ne zaman elime "Ne­hir", "Cuma", "Vakit" gibi laik rejimi hırpalamayı ana misyonları haline getiren yayınlar geçse, ne hikmettir ki bunların içinde hep bu ateşli liberal Yeni Osmanlı takımını ve Mustafa Kemal'e, 1923 Cumhuriyetine, laiklere olan saldırılarını buluyoruz. Onlar artık herhalde iyi niyetlerine rağmen "gaflet" uykusuna yatmış ve şeriatçılar tarafından maşa olarak kullanılan büyük ilerici de­mokrat entellektüeller!

Laik Hukuk Devleti'nin tüm nimetlerinden ve çağdaş eğiti­minden faydalanarak bulundukları noktalara çıkan bu insanlara, kendi bindikleri dalı kesmekten ne çıkarları olduğunu oturup ciddi ciddi sormak lazım. Ne zannediyorlar? Her gün aşağıladık­ları bu rejim, bu Cumhuriyet çökecek olsa, Türkiye'de İtalya sti­linde bir 2. Cumhuriyet mi kurulacak sandılar?

Bu çok komik ve gayri ciddi bir iddia olur. Aynı hatayı İran'da, solcu Tudeh Partisi de yaptı ve Şahı devirdikten sonra zan­nettiler ki, şeriatçılarla beraber, bu yeni kurulan düzende iktidarı paylaşacaklar. Parti mensupları bu gafletlerinin cezasını yaşam­larıyla ödediler. Biliyorsunuz, tarihten ders alınmaz ve tarih hep o yüzden tekerrür eder. Fakat küçük bir sorun var: Neo-sultanların tarihten almadıkları dersin faturasını biz ödemek iste­miyoruz. Hem de çarpılmış faiziyle.

Peki neo-Hürrem Sul­tanlar’a ne demeli? Sevgili hanımefendiler, sütunlarda, ko­lonlarda, TV'lerde, o güzel saçlarınız ve havalı döpi­yeslerinizle (maalesef kötü yönde kullandığınız) bilgi birikiminizle "HANGİ LİDE­RİN SAYESİNDE ORADA BULUNUYORSUNUZ?" diye sormazlar mı adama...

2. Cumhuriyetçiliğin 5 şartına ayak uydurabilmek için icat ettikleri komedya­lardan en görkemlisi de­mokrasiye büyük önem ve­rip, laikliği arka tarafa itme­leri. Böylece bir taşla beş kuş vurmuş oluyorlar akılları sıra... Sormazlar mı insana, hangi İslam ülkesinde laiklik yok ama, demokrasi var? Mümkün mü böyle bir paradoks? Laiklik oksijendir, demokrasi derin nefes al­ma hareketleridir. Oksijenin olmadığı yerde ciğerini neyle dol­duracaksın? Bu söylediklerine gerçekten inanıyorlarsa, emin olun durumlar ciddi ve vahimdir. İlkokul beşteki bir çocuk bile bu seviyede bir mantık hatası yapmaz. Ben hâlâ bu gülünç sav­ları "şaka" olarak öne sürdüklerini düşünmeyi yeğliyorum. Yoksa ilginç görünmek uğruna, yeni kavramlar yaratıyor gi­bi görünmek uğruna, kendilerine öğretilen her veriye karşı çı­karak bir kimlik geliştirme uğruna, bu kadar mürekkep yalamış insanların, Orta Çağ hokkabazlarına oyuncak durumuna düşme­leri, kendi sonlarını hazırlar!

                                                                        

Sabah Gazetesi, o dönemde 2. Cumhuriyetçilerin konuşlandığı bir üs haline gelmişti. Hadi onu anladık da, Nokta Dergisi’ne ne oluyordu? Nokta bir ara o kadar abarttı ki, hangi psikolojik oyunlarla Cumhuriyet’e göçükler hazırladıkları konusunda neredeyse kitap yazacaktım… Sonunda bir gün, -sanırım aşağıdaki makaleyi yazmamdan 4-5 yıl sonra- dayanamadım, gidip derginin patronu, dostum Ercan Arıklı ile konuştum. Üstelik iyi dosttuk, neredeyse her yıl Nokta beni yılın sanatçısı seçiyordu! Anlattım gördüklerimi ve bizi bekleyen tehlikeleri. “Aşk olsun sevgili Bedri’ciğim, seni ne kadar severim bilirsin, ama nasıl böyle hayali hikâyelere kendini kaptırabiliyorsun anlamıyorum. Hiç Türkiye İslamcılığa kayabilir mi? Nasıl inanırsın böyle sürrealist hikâyelere?” şeklinde sözlerle yanıtladı beni… “Umarım siz haklı çıkarsınız Ercan Bey, ben hiç öyle görmüyorum” diyebildim ancak. Maalesef Arıklı’yı 2003’te kentin ortasında bir trafik kazasında kaybedince, gelecekteki durum değerlendirmesi mahiyetindeki konuşmamızı tahmin edersiniz ki yapamadık… Işıklar içinde uyusun! Çok klas bir insandı, Türkiye’ye konduramıyordu böyle şeyleri…

 

NOKTA VE SABAH’IN CUMHURİYETİMİZLE ALIP VEREMEDİKLERİ NE?

(Tempo, 1994)

Sabah Gazetesi arada birinci sayfa manşetleriyle "Ata’nın izinde olduğunu" ifade ediyor. Atatürk'ü 20. yüzyılın ayakta kalan tek lideri olarak gösteriyor. Sonra Sabah Gazetesi’nin içini karıştırmaya başlıyoruz. Nilüfer GöleMehmet AltanAsaf Savaş AkatCengiz Çandar; hepsinin ortak noktası, kendi kimlik ve ben­liklerini bulmak için 1923 Cumhuriyet’ine karşı, Kemalizm’e karşı yazılar yazmak, onları demode ve çağ­dışı göstermek. Hıncal Uluç Atatürkçü ama politikaya fazla girmiyor. Güngör Mengi ve Güneri Cıvaoğlu tam anlaşılır, net bir politik tavır içinde değiller. Hasan Cemal Cumhuriyet'te neredeyse Mumcu gibi yazıyor­du, sonra İkitelli’ye gidince bir şeyler oldu. Ama herhâlde hiç kimse ne onları, ne Barlas’ı, ne Birand’ı, ne de Livaneli’yi "Kemalist" olarak tanımlayamaz!! Haberlere bakıyoruz: Günlük rutini saymazsak tesettür defileleri, hacı hoca takımının manken ayartmaları var da, Atatürkçü girişimler ve gençlik hareket­leri hiç yer almıyorlar. Hadi diyelim ki, "Demokrasi gereği her kafadan çıkan sesler yayınlansın" diyorlar. O zaman nasıl oluyor da, tek bir Kemalist yazara yer yok? Yoksa Sabah, okurları arasında 1923 ilkeleri­ne bağlı yüzbinlerce insan olduğunun farkında mı değil? Ben Sabah gazetesinin yöneticisi olsam, gazetenin en ciddi sayfasında politik yazarlığı Hıncal Uluç’a teklif ederdim.

Yanlış anlamayın, Sabahçılar katiyetle Atatürkçü olmaya mecbur değiller. Demokrasi gereği "esnek” veya "Özalist" de olabilirler. Yeter ki, herkes rengini dolaysız belli etsin. Bakın, Cengiz Çandar göğsünü gere gere RP’ye oy verdiğini açıkladı, böylece İslamcıları yalnızca dışarıdan savunan bir "ufku açık entellektüel yazar" imajından sıyrıldı.

Ya da Aktüel Dergisi: Yazarları arasında hiçbir Kemalist tabii ki yok. Ama taze bir İslamcı transferleri ol­du: Ali Bulaç. Seçim öncesi reklam broşürü gibi RP eki veren Aktüel, seçimden sonra da misyonuna devam etti. Aktüel’in editörü Alper GörmüşGüneş Gazetesi’nde en çok "dini konular" hakkındaki yazı ve haberleri üstlenmeyi seviyormuş. Ayrıca Aktüel’in işlemeyi seçtiği konu başlıkları da zaten bize ciddi eğilim ipuçları veriyor.

 

Nokta Dergisi de bir başka alem. Son yedi-sekiz yılda derginin değişik yayın yönetmenleri oldu. Değişme­yen şu: Neredeyse iki haftada bir "İslam ve Seks", "Türbanlı Feministler", tarikatlar, sahte hocalar, cin­ler, periler, RP, Humeyniciler, Kaplancılar veya şeriatçılıkla ilgili bir kapak yapmışlar. Bu hep sansasyo­nel açığa çıkarma gibi sunulan yazılar, aslında reklam aracı olma, beyin yıkama olarak gerçekleşir. Arada bir çıplaklık içeren kapaklar okuyucularda, bu derginin gerçekte çok çağdaş, hatta radikal ilerici bir "sol" tavrı olduğu imajını sürdürmeye yarar. Nokta’da da 2. Cumhuriyetçiler el üstünde tutulur ve bu Cumhuri­yetin kokuştuğu, rejimin ve Kemalizm’in iflas ettiği sıkça gündeme gelir. Nokta’nın yayın yönetmeni Ayşe Ünal’ı her gördüğümde takılırım, "Şeriat ve Portakallar kapağı ne zaman geliyor, o konuda bilgi edinemedik" di­ye. 200 dinci kapak ve sıfır Atatürkçü kapak arasındaki oran farkı, bu demokrasi ve sivil toplum şampi­yonlarının gerçekte ne kadar çoksesliliğe tahammüllü olduklarının işaretidir.

Uzun bir dönem Nokta Dergisi’nde, toplumda önceleri sadece "Yobazlık" olarak nitelendirdiğimiz gerici dü­şünceleri "İslami düşünürlere" mal ederek, onların statüsünü yükselten birçok araştırmacı yazar var. Ru­şen Çakır bu süreç içinde birçok yazıya imza atmış biri. Geçenlerde Ruşen Çakır’ın Milliyet Gazetesi’nde RP hakkında bir yazı dizisi yayınlandı. Birinci gün manşet "Dinamik ve laik bir örgütlenme" idi. RP’nin her toplantı­sında çarşaflı kadınlar ve erkekler ayrı yerlerde oturtulmuyor mu? Eh, laiklik gibi açık bir tanımlamanın bu sefer de böyle bir demagojiye alet edilmesine niye şaşırıyorsunuz?

İkinci günkü Çakır yayınının manşeti "RP kentli bir partidir". Birkaç gün sonra bu sefer Çakır’ı Sabah’ta okuyoruz: "Refah hak etti ve kazandı". Böyle manşetler RP imajını güçlendirir mi? Evet. Milliyet yazarları daha birkaç yıl öncesine kadar TV’lerde reklamlarda hep bir ağızdan "Atatürkçüyüz” diye bağırmıyorlar mıydı? Evet. Ee, zaten Erbakan da "Atatürk yaşasaydı RP’li olurdu" demedi mi? Demek ki, heyecanlanmaya gerek yok. Aman uykunuz kaçmasın, uyumaya devam edin.

 

Neye niyet, neye kısmet! Yıllarca Hasan Cemal Türkiye’nin sol-Kemalist gazetesi Cumhuriyet’in en önemli isimlerinden biri ve yükselen yıldızıydı. Demokrat okurların gözü hep üstündeydi. Sonra birçok isim gibi, Hasan Cemal de bir eksen kayması yaşadı ve sayısız insanı şaşırttı, hayal kırıklığına uğrattı…

SN. HASAN CEMAL, "KÖKTEN LAİKLER" DERKEN KENDİNİZDEN Mİ SÖZ EDİYORDUNUZ?

(TEMPO, 1994)

Hasan Cemal geçenlerde "Madımaklar olmasın" diye bir yazı yazmış... Ve içinde belirli dengeler göze­terek herhalde sükûnete ve uzlaşmaya çağrı yapar görünüyor. Bunu yaparken de kimin suçlu olduğuna bakmadan kavga eden iki öğrenciyi de azarlayan başöğretmen edalarına bürünmüş: "Kahrolsun la­iklik yerine, kahrolsun laiklik adına şiddete başvuranlar, ya da kahrolsun şeriat yerine kahrolsun şeriat adına şiddete başvuranlar" desek daha doğru olurmuş. Haşan Cemal laiklik adına dinle oynanmak isteniyorsa, militanlık yapılıyorsa bu "kökten laiklere de" karşıymış! Her şeyden önce hemen şuracıkta kendisine sormak istiyorum: Hangi laik insan, ne zaman, nerede, ki­me karşı şiddet kullanmış veya bundan söz etmiş? Ne zaman dine karşı en ufak bir saygısızlık etmiş? Hem de dinle hiçbir ilgisi olmayan yobazların tüm provokasyonlarına rağmen! "Köktenlaikler" diye, rejim düşmanlarının sloganlarını kendi sütunlarında kullanıp "yasallaştırırken" biraz düşünmesi ge­rek insanın...

Hasan Cemal'in yıllardır tekrarladığı kendi tezlerine göre, demokrasilerde herkes kendi görüşünü so­nuna kadar savunabilmelidir. Şeriatçılar bile. Yani onun görüşlerine göre bu Cumhuriyeti yıkmak is­teyen, Atatürk'e söven insanlara bile, ancak demokratik yollarla karşı çıkılmalıdır. Soruyorum Haşan Cemal'e, "köktenlaikler" derken kimleri kastediyor: Türkan Saylan'ı mı, Cumhuriyet Gazetesi’ni mi, Yekta Güngör Özden’i mi, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni mi, Devinim Dergisi’ni mi, beni mi, baş­kasını mı? Ne zaman hangi yazıda, hangi konferansta, kim ne zaman kalkmış "şiddetten" söz etmiş veya dinle oynamaya kalkmış? Tek örnek rica ediyorum kendisinden.

Ama karşı tarafta yüce din duygularının ve demokrasi kavramının arkasına saklanarak kimlerin kimleri nasıl öldürdüğünü, nasıl yaktığını çok iyi biliyoruz. Bunlara köktendinci demek dine saygısızlıktır. Dinde kötülük, yakma, yıkma, şiddet yoktur. Bunlar olsa olsa kökten şarlatan olabilirler. Her gün şid­dete çağrı yapan terörist yayınları da her tarafımızı sarmıştır.

Kala kala şu sav kalıyor: Hasan Cemal artık bizlerin laikliği anlatmamızı, savunmamızı, demokratik yolardan üstlenmemizi de istemiyor. Yani Hasan Cemal'in demokrasi kavramı tek yönlü işliyor. Şeriatı savunmak ve yaymak serbesttir, bu fikirlerin çarpıklıklarını ve çağdışılıklarını ortaya dök­mek ise anti-demokrat, köktenlaik ve provokatif bir tavırdır!

Tabii o zaman insan "Demokrasi Korkusu"nun yazarına sorar. Hani demokrasiden korkmamak lazım­dı? Demokrasi hoparlörü yalnız Kemalistlerin elinde mi tehlike teşkil ediyor?

 

80'li yılları anımsıyorum da… Hasan Cemal o dönemlerde aslanlar gibi laikliğin ve demokrasinin sa­vunuculuğunu üstleniyordu. Demokrat kişiliği "üniversite sıralarına türbanla girmeye ça­lışanların genellikle İslamcı bir siyasal ideolojinin militanlığını yaptıklarını” bil­mesine rağmen (11.03.1989) türban yasağının kalkmasını istiyordu. Ama öte yandan Hıfzı Veldet'in yazılarından alıntılar yapan, Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler ve TRT'nin laiklik aleyhine çalışmalarını ortaya çıkaran, RP'li belediyelerin otobüslerde uygulamaya kalktıkları kadın erkek ayrım­cılığına karşı çıkan, örümcek kafaların sanat eserlerine sansür yapmak istemelerine karşı büyük tepki veren, imam hatip lisesi sayısındaki ürkütücü gelişmeleri ve bu okulların militan yetiştirme­de kullanılışını ortalara döken, İran'daki molla rejiminin bize el atmaya kalkmasına dur diyen, laik­liğin savunulması için bilimsel eğitim ve felsefeye yüklenilmesi gerektiğini vurgulayan, hep Hasan Cemal'di...

Aradan 4-5 yıl geçti. Eleştirilen "yasakçı zihniyet" hakim olmadı; türban, çarşaf, sarık, sakal konsepti, altı yaşındaki çocukları bile içine alarak gelişti. Yasakçı zihniyete karşı demokratik savaş ve ön­lemleri öneren Hasan Cemal gibi aydınlarımız da ortalıkta görünmez oldular ve makaleleri "değişik" bir çehre kazandı. Eskiden "Düşünce, bilim ve sanatın özgürce gelişmesinden yana olanların laikliği savunmalarından başka hiçbir yol yoktur. Bu nedenle devlet ve hükü­met yaşamı ile ulusal eğitimde Atatürk'ün laiklik ilkesinden ödün verilemez, bu ko­nuda herhangi bir sapma hoşgörü ile karşılanamaz” (11.09.1985) diyen yazan Hasan Ce­mal'e soruyorum: Biz aynı ödünsüz noktadayız. Siz nerelerdesiniz? Ödünsüzlüğün adı "köktenlaiklik" mi oklu? Medya Plaza’dan bakınca dünyamız daha mı farklı algılanıyor? Yoksa irtica ve şeriat tehli­kesi fiilen ortadan kalktı mı? Aydınlatılmayı bekliyorum.

 

Siyaset Meydanı ve Medyokrasi

(CUMHURİYET, 27 Ocak 1997)

Ali Kırca'nın “TÜSİAD Raporu” hak­kında düzenlediği Siyaset Meydanı'nı izli­yorum ve kahroluyorum. İnanılır gibi değil. Konukları kim seçiyor, hangi ekip hangi he­defle kadroyu kuruyor, kim bunu izah ede­cek, anlayamıyorum.

Beyefendiler oturmuş; Türkiye'de düze­ni, anayasayı, Kemalizm’i, laikliği eleştiriyorlar, topa tutuyorlar “Atatürk il­keleri”, Mustafa Kemal ve Cumhuriyetin laiklik anlayışı her zamanki gibi lime lime ediliyor. Kim tarafından mı? Sevgili Uğur Mumcu’nun "Dönek tosuncuklar, aile boyu dönekler, takkeli liboşlar” olarak tanımladığı anti- demokratik, korkak yan fi­lozoflar tarafından. Ve karşılarında hiçbir “Kemalist” olmamasına, Siyaset Meyda­nı özel bir özen göstermiş! Yani “atış tek yönlü olmalı" diye bağlayıcı karar almışlar anlaşılan. Bu beyefendiler cumhuriyeti, Atatürk’ü devrimleri karalıyorlar ve çok de­mokrasi tutkunu(!) oldukları için kendileriyle hemfikir olmayan hiç kimseyle tartışma­ya ne niyetleri var ne de güçleri...

Cuma gecesi Uğur Mumcu'yu Lütfü Kırdar'da anma töreninden dönmüşüm. Uğur Mumcu’yu bir köpekler çetesi öldürdü. Gel de yanma Mumcu'nun yokluğuna. Yaşasaydı o programda­ki çarpık beyinlerden iki üç tanesini aynı an­da eline alıp, tokuşturup, hücrelerinin yeri­ne oturmasını belki sağlayabilirdi. Ama onun kadar olmasa bile ekranda o soytarılara ders verecek Türkiye’de en az yirmi-otuz kişi olduğunu biliyoruz.

Peki Siyaset Meydanı bunu böyle orga­nize edip, ne kazanıyor’ Türkiye'deki siya­si tartışmanın inceliklerini hiç bilmeyen in­sanlara uzaktan “demokratmış” gibiye benzeyen bir tartışma izlettirip, kimi aldat­maya çalışıyor?

Bir yanda Fehmi Koru, Zaman Gazete­si’nde şöhret yapan nam-ı diğer dinci Taha Kıvanç, bir yanda numaradan Cumhuriyetçi Mehmet Altan, bir yanda Besim Tibuk, kendileri Liberal Parti'nin başkanı, bir yanda Korkut Özal, ANAP, Refah ve tarikatlar arasında, Bermuda Şey­tan Üçgeni’nden kalmış, bir yanda Hüseyin Ergün, YDH’nin ağır topu! (Ayrıldı mı ayrılmadı mı emin olun bilmiyorum), bir yanda Mehmet Metiner isimli ılımlı şeriatçılığın borazancılığını yapan zat…

Daha saymaya devam edebilirim, ama size acıdığım için bu kadarı yeter. Şimdi Ali Kırca ve arkadaşları buna diyebilirler ki “CHP’den de Ercan Karakaş vardı.” Evet Ercan Karakaş başarılı ve çalışkan bir sos­yal demokrat milletvekilimiz. Ama herhalde Türkiye’de artık lise talebeleri bile Ercan Karakaş’ın kendisini bir Kemalist olarak ta­nımlamadığını ve bu konunun onun eks­pertiz alanına girmediğini biliyordu. Peki Siyaset Meydanı bunun farkında değil mi?

Ne yapmaya çalışıyor medya? Kemalizm’e sansür getirerek Atatürk cumhuriyetini yıkma operasyonuna katkı getirmekten ne çıkar sağlayacak? Hâlâ tüm yayın özgürlüklerini bile Mustafa Kemal'e borçlu ol­duklarını bilmiyorlar mı?

Geçen yıl bir makalemde “Medyokra­si" kavramını öne sürmüştüm. Yani med­yanın “demokrasi” derken “mediocu” olan yüzü. “Mediocre” yani “vasat altı, yeter­siz, sınıfta kalan”. İşte Siyaset Meydanı, “demokrasi” derken medyanın “Med­yokrasi” tuzağına bilerek ve isteyerek düşüyor. Kemalizm’i Türkiye’de “marjinal bi­le olmayan ölmüş bitmiş bir geçmiş sayfa” olarak göstermek istiyor Programa bir adet Kemalist çağırsa eminim ki o bir kişi bile orada oynanan o gülünç oyunu o anda bozacak, beş kişiye aynı anda cevap yetiştirecek. İşte buna bile tahammülleri yok. Herhalde “yargısız infaz” dedikleri bu oluyor! Sanki Siyaset Meydanı yanlı ve dengesiz yayın yapmaktan öte, çokseslilik düşmanlığına soyunuyor. Kurşun yağmuruna tutulan Atatürk cumhuriyetinin savunucularını susturmak için illa hepsini Mumcu gibi öldürmeye gerek yok. Medyokrasi çağında sesleri kısarsınız olur biter. “Yok” farz edersiniz böylece-kafamıza göre-yaşayan ölü haline getirirsiniz.

Türkiye’nin gerçek politik gündemi demokrasi fakiri ekranlarda değil, yurdun dört bir yanında salon toplantılarında, Cumhu­riyet ve Aydınlık gazetelerinde konuşuluyor. Siyaset Meydanı, bundan çok daha iyisini yapabileceğini geçmişte kanıtladı. Lütfen bu güzel programı hakkettiği seviyede bırakın.

 

Artı (İslamik) haberler

(AYDINLIK, 25 Ocak 1998)

Müjdeler olsun! Nokta’nın eski kadrosundan, bir dönem Aktüel’de şeriatçılığı, ılımlı kılıflar altın­da demokratik ve medyatik hayatımıza yedirmeye yeminli müthiş bir ekip, yine toplumumuzun ve siyasi kültürümüzün hizmetine girdi!

 

Artı Haber Dergisi birinci ayını dol­duruyor. Derhal bu güzel ve içerikli yayından istifade edip, her türlü İslami bilginizi görgünüzü arttırın. İslam ve demokrasinin hangi özel kılıflar eşliğinde, hangi güzel uyumlara girebileceği, size “çaktırmadan ta­rafsız, sansasyonel haber” veriliyormuş ha­vasıyla damardan sunulsun, her türlü açık ve yarı açık yobazın en değerli vasıfları size güzel güzel anlatılsın! Medyamız, böylece mükemmel 2. Cumhuriyetçi bir kale daha oluşturmayı başardı.

Ekibin en önemli ismi tabii ki Ruşen Ça­kır. Kendisini yıllardır çeşitli çevrelere “sol­cu" olarak tanıtmayı başaran bu zat, salt ga­zeteciliğin dayanılmaz merakından olsa ge­rek, on yılı aşkın bir süredir çalıştığı her ya­yında şeriatçıları ön plana çıkaran, onları en güzel, en olumlu tanımlamalarla ve başlıklarla donatan bir "gizli”(!) hayranları. Yani plak orda takılmış kalmış. Bir ara bu alan­daki önderliğini, yine bir dönem eski Nokta’yı yöneten Ayşe Ünal'a ve onun nere­deyse her hafta hazırlattığı İslamcı dosyala­ra kaptıran Çakır, şimdi Ayşe hanımla yine yan yana. Birkaç yıl önce Aktüel dergisinde aynı ilginç hedefe kitlenmiş dostları RP propagandisti Alper Görmüş ve ekibi de ar­tık onlara rakip değil mi, tam tersine en bü­yük dayanışma ortakları! bundan mutlu bir aile tablosu olabilir mi? Böyle komple bir "tebdil-i kıyafetli” anti- Kemalist takımı, Refahlılar, şeriatçılar, ılımlı İslamcılar, Nurcular, Aczmendiler ve Süleymancılar, yüz yıl uğraşsalar bir araya ge­tiremezlerdi! Helal olsun ArtıHaber'i örgütleyenlere!

 

Ama yine de bu isim kalabalıklığı içinde Ruşen Çakır’ın hakkını yemeyelim. Çünkü kendisi yıllardır artık bu özel beyin yıkama metodları ve taktikleri­nin büyük bir üstadı oldu. Bir Siyaset Meydanı’nda, kendileri benim bu tür açıklamalarıma çok sinirlenmiş ve onu "patronuna şikâyet ettiğimi” söyleyip, beni baskıcı bir adam görünümüne sokmaya çalışmıştı. Allah iyiliğinizi versin Ruşen Bey! Onca önemli iş, gazete, dergi ve televizyon arasın­da Doğan Grubu’nun, yöneten üst kadro­nun bu ‘misyonunuzu'' farkedeceklerini ve sizi rahatsız edebileceklerini nasıl aklınıza getirirsiniz? Onlar sizleri "çok demokrat ve girişken, tabusuz bir dergi çıkaran, dinamik cıva gibi bir ekip" olarak görüyorlar. Örne­ğin 08.08.1994 tarihinde Akit Gazetesi’nde çı­kan “Sosyalist gazeteci-yazar Ruşen Çakır'dan sert eleştiri: Laikler despotlarla iş­birliği içerisinde" başlıklı beyanınızı ve "Sosyalistler lâ­iklerin safında yer almamalıdırlar ve Kema­lizm’i eleştirmelidirler” benzeri sözlerinizi bil­mezler, bu art niyetsiz içten ve samimi görüşlerinizle tanışmazlar.

Taktik hep aynıdır “tanıtıcı dosya” gö­rüntüsü altında her türlü, her cins İslamcı’yı olumlama, siyasi ve tanıtma imkânı sağla­ma, aklama, meşrulaştır­ma ve toplumu hazırlama hep bu yönetimin buluşlarıdır. Bu vazgeçilmez tavır yeni yayında da hemen uygulanmıştır. Birinci sayıda “Tayyip Erdoğan'dan de­mokrasi sözü: Son nefesi­me kadar demokrasi öde­vimin öğrencisi olacağım” gibi bir inci(!) Ruşen Çakır tarafından hiç­bir negatif yorum veya hatırlatma yapılma­dan konulduktan sonra, Nurculuk dosyası enine boyuna ele alınmış, “enformatif" ha­vada her türlü propaganda, en güzel şekilde gerçekleştirilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî bu dosyada “Hürriyetçi, kavgacı ve İslamcı" başlığıyla tanıtılmış. “Peş peşe ge­len sürgünlere, mahkemelere rağmen Said Nursî politikaya fazla bulaşmamaya çalışıp, kendini halkın kaybolmaya yüz tuttuğunu düşündüğü imanını yeniden kuvvetlendirmeye adadı" cümleleriyle reklam metni sür­müştür. Bu manşeti okuyan bir genç, Che Guevara tipi bir Bediüzzaman imajıyla yük­lenmektedir! Çakır'ın bu “örnek” dosyasın­da Fethullah Gülen’in övülme ve “İslami büyük eylemci feylesofluğuyla terfii ve su­numu" ise, yıllardır şeriatçılık ve demokra­sinin bir arada gidebileceği yönünde her türlü sinyali veren Şerif Mardin’e havale edilmiştir. Böylece bizler Gülen'in söyle­minin “Nurcu gelenekle, Cumhuriyet ve çağ­daş dünya kültürünün iç içe geçmesinden oluştuğunu” öğrenebiliyoruz... Üçüncü sayıda ise Çakır sayesinde “Refah kapatılırsa ne olur?” dosyasında birçok “çıkış yolu” gösterildikten sonra, “Refah’ı Refah yapanlar" başlıklı sayfalarda bizi Orta Çağ Türkiye’sine ve kaosa iten kadronun tek bir kılı­na dokunmadan, en güzel anlatımlarla bize sunulmasına şahit oluyoruz. Sanki “Fener'i Fener yapanlar” deyip şampiyon ekibi överek tanıtan bu manşet, tam bir “R.Ç.” pa­tenti taşıyor. Kendileri iyi psikoloji ve bilin­çaltı -imge bilim- eğitimi almışlar. Böylece genç okuyucular, Gül’ün “samimi yumuşak ve rasyonel üslubunu" ve Necip Fazıl Kısakürek’in “Büyük Doğu kökenli” oluşunu, Şevket Kazan’ın “partinin ön­de gelen, belagati iyi hatiplerinden biri” olduğunu, Salih Kapusuz’un “iş bilir ve örgütçü; gençliği ve dinamizmi onun gelecekte de etkili olacağı­nın işareti” gibi sıfatlarla yüklü kimliğini öğrenebileceklerdir İşte gerçek, objektif, demokratik gazetecilik bu olsa gerek!

Sizlere aktardığımız bu birkaç örnek Pa­sifik Okyanusu’ndan alınmış bir kova su ka­dardır. Ekibin geçmiş Nokta, Aktüel, Milli­yet ve şimdi de Artı Haber'de süren marifet­lerinin tümü arşivlerimizde -tüm kullanım hakları mahfuz olarak- mevcuttur. Bu satır­lara yapılacak her itirazda, bu bitmez tü­kenmez kaynağa kepçe daldırmak çok zevkli bir Kemalist ev ödevi olacaktır. İs­lamcıları, demokrasi ailesinin tehlikesiz olağan, alışılagelmiş parçası olarak kabul ettirme senaryosu burada böylece bozulmuş bulunuyor. Çağdaş bir binada, son teknoloji olanaklarıyla, kaliteli bir dergiyi çağdaş Türki­ye'ye ulaştıranlara tatlılık içinde hatırlat­mak istedik... Ümit edelim, bu yeni falsolarından, şu geçen yılın meşhur “Son Çağrı" fiyaskosuna göre daha erken dönerler.

 

https://www.tiyatrobirileri.com/cozumleme-mart-nisan-2021-sayi-006/

 

Yazı Tarihi: 20.04.2021
Paylaş
Benzer Yazılar