Konu, muhalefetin depremi kullanarak iktidarı yıpratmak istemesi değil. Maalesef iktidarın ister sonsuz “tek adam otoritesi” bağımlılığından, ister liyakat kelimesinin anlamını bilmiyor olmasından dolayı kurtarma operasyonlarının tamamen sekteye uğraması, belki şu ana kadar depremden canlı çıkarılan insan sayısının olması gerekenin üçte veya dörtte birinde kalması… Maalesef afet bölgesindeki bu organizasyonsuzluk, otorite boşluğu ve otoritenin akıl almaz bir Aziz Nesinvari hikayeler eşliğinde  bürokratik saçmalıklar dizisi içinde müdahale sürecini felç etmesi, yaşanan en büyük felaketlerden biri. Sevgili Orhan Aydın’ın kızı Eylem’i, Pazar günü toprağa verdik, bu keşmekeşin ortasında, içimiz kan ağlayarak. Halbuki zamanında müdahaleyle kurtarılması işten bile değildi! Herkesin ağır kayıpları var çevremizde…

 

Canhıraş şekilde saniyelere karşı yarışarak bir ses, bir nefes, bir vücut ısısı arayan kurtarma görevlileri, özel eğitimli köpekleri, maden işçileri, vatandaşlar, komşular… Her kurtarılan ister 86 yaşında, ister 26, ister altı aylık ister hayvan dostlarımız olsun, beraberinde alkışlar, mutluluk gözyaşları ve sevinç çığlıkları getiriyor. Üç paralel şehirde operasyonları izlerken insan ister istemez şunu düşünüyor: Şu anda binlerce başka çökmüş evin altında canlı inleyen onca başka insanı kurtarmaya çalışacak kadar ekip, doktor, köpek var mı?

 

Sokakta kimi durdurup sorsanız, Türkiye’de en büyük arama kurtarma teşkilatının AKUT üyelerinden oluştuğunu, AKUT’un gerçek “ebedi” başkanı Nasuh Mahruki’nin bu konuda hem teoride hem sahada kimsenin eline su dökemeyeceği büyük bir beyin ve koordinatör olduğunu bilmeyen yoktur… Peki yıllar içinde AKUT’un nasıl işlevsizleştirildiğini, Nasuh Mahruki’nin başına nelerin geldiğini biliyor musunuz? Ben biliyorum. Röportajını izledim. Hangi baskılarla yönetimden indirildiğini, bu sürecin ne tür tehdit ve zorbalıklarla gerçekleştiğini teker teker anlatıyor Nasuh. Suçu zaten çok açık: Atatürkçü olmak! Şimdi size soruyorum, bu büyük felaketin orta yerinde Nasuh ve ekibi eski efsanevi gücünü koruyarak yer alsa, kaç can daha kurtarabilirdik?

 

Peki AFAD’ın Afetlere Müdahale Genel Müdürü olan İsmail Palakoğlu kim? Nasıl bir özgeçmişe sahip? Bu iktidar Nasuh Mahruki gibi yaşamını arama kurtarmaya adamış bir profili herhalde çok beceriksiz ve yetersiz buluyor ki, kendi arama-kurtarma kurumunun en kritik görevine bakın kimi getiriyor: Palakoğlu, İmam Hatip lisesi mezunu, daha sonra İlahiyat Fakültesi’ne başlıyor, ardından temel İslam Bilimleri Bölümü, Tasavvuf anabilim dalı alanında yüksek lisans yapıyor. Sonra sıra Diyanet Vakfı Genel Müdürlüğü’ne ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Başkanlık Müşavirliği’ne getiriliyor. Sonra da 2018’de AFAD Başkan Yardımcısı oluyor. Afet Müdahale Genel Müdürü olmak için harika bir geçmiş değil mi? Bu hesaba göre acaba iktidar başka hangi çok alakalı kurumların başına kendi partidaşlarını ve diyanet işleri görevlilerini yerleştiriliyor, gel de merak etme! Peki, bu mantıkla ben Diyanet’in başına bir profesyonel modern dansçı veya dağcı koysam mutlu olurlar mı?

 

Acı bir şekilde izledik, vatandaşlarımızı kurtarmak için depremin ertesi günü alelacele yurdumuza gelen farklı ülkelerden kurtarma ekiplerinin bir kısmı, aradan 3-4 gün geçtikten sonra “Yetkililer enkazlara iş makineleriyle girmeye karar verdi. Bunun anlamı şu: Eğer makine koyarsanız birçok insanı öldürürsünüz. Biz bunun bir parçası olmayacağız.” diyerek ayrıldılar ülkemizden. 

 

Onları bile dört günde bezdirdik kendi ortamımızın akıl almaz zaaflarıyla… Tercüman eksikliği, kavgalar, yağmacılar ve bunlar yetmiyormuş gibi arama-kurtarma mesleğinin 180 derece düşmanı olan “enkazlara makinalarla dalmak” üst üste gelince, adamlar ne yapsın? Bu arada Meksikalı ekibin arama kurtarma köpeği, aslen de askeri polis tugayının üyesi bir olan Proteo, enkaz faaliyetleri için geldiği memleketimizde hayatını kaybetti. Hem ona hem dostluklarını bizden esirgemeyen tüm arama kurtarma ekiplerine minnetimizi sunuyoruz.

 

Kurtarma zafiyetini büyüten bir diğer nokta, Ordu’nun, facianın en başından beri on şehre dağılıp kurtarma çalışmalarına askeri disiplinle doğrudan destek vermemesi ve günlerce beklemesiydi. Yoksa en büyük kurtarma ve lojistik gücünün Askeriye’de olduğunu bilmeyenler mi vardı ülkemizde? Hangi korkular yüzünden askerler enkazlara anında müdahale ettirilmediler ve üç gün sonra ancak sokağa çıktılar? Bir türlü anlam veremiyorum! Zaten GATA askeri hastanelerinin kapatılmış olması, buna benzer olaylarda büyük tecrübesi olan askeri cerrahların olay yerinde bulunamaması, bu müdahalelerde ciddi bir boşluk yarattı. 

 

Şimdi yurt içinden ve yurtdışından önce yardım toplanıyor! Ben de haklı olarak merak ediyorum, bu yardımlar sen yapamazsın/illa ben dağıtacağım/şuraya koy/buraya gönder/Ankara’dan izin bekle/Adana’da izin verme kıvamında binbir aşama içinde tıkanıp o yardımlar hedeflerine anında ulaşıyor mu veya buna yaşamsal ihtiyacı olan insanlara daha ulaşamadan arkaik bürokrasinin karmaşasında heba mı oluyorlar? Veya yurtdışından gelen yardımların diyanete yönlendirildiği iddiaları gerçek mi değil mi? Net yanıtını verecek bir devlet görevlisi var mı? Bunları sormak hakkımız! Endişeliyiz…

 

Sadece bunlar mı? Bakın binlerce insanın bu kurtarmalara desteği nasıl sekteye uğratıldı, sadece birkaç örnek vererek bu acı turumuzu bitirelim.

 

İngiltere’de travma cerrahı olan İlhan Alçelik depremi duyduktan sonra apar topar İncirlik’e geliyor. İskenderun Hastanesi’nde AFAD yetkilileri Ankara’dan izin alması gerektiğini söylüyorlar, gece izin alamazsın diyorlar, çalıştırmıyorlar. Önüne çıkarılan türlü engellere karşı bu defa Adana Hastanesi’ne gidiyor. Orada da “Sağlık Bakanlığı’ndan izniniz yok” gerekçesiyle çalışmasını engelliyorlar. Ertesi gün Adana Sağlık Müdürlüğü Ankara’dan çalışma izni alıyor ve doktorumuzu yönlendiriyor; fakat orada da soğukta bekletildikten sonra AFAD görevlisi yanlarına gelerek hekime ihtiyaç olmadığını söylüyor. Sonuçta Dr. Alçelik hiçbir hastaya dokunamadan duruma ve hayata lanetler yağdırarak o bölgeden geri dönüyor!

 

Deprem bölgesine ulaşan ilk arama kurtarma ekibinden Merve Özkorkmaz, deprem sabahı yola çıkıp en hızlı şekilde bölgeye intikal etme planlarına rağmen ulaşımın nasıl saatler sürdüğünü, bilgilendirme zafiyeti yüzünden AFAD’ın koordinasyon merkezinin yeni yerinden kimsenin haberdar olmadığını, binayı iki farklı lokasyonda arayıp saatler sonra üçüncü noktada bulabildiklerini, burada da sevkiyat, trafik, organizasyonsuzluk nedeniyle büyük zaman kaybettiklerini ve müdahale noktası olarak tayin edilen İslahiye’ye nasıl hayatlarını tehlikeye atarak gitmeye çalıştıklarını ve tüm bu keşmekeş içinde tam 14 saat sonra afet merkezine ulaşabildiklerini sosyal medya hesabından paylaştı. Yaşam kurtarmanın saniyelerle yarıştığı bir ortamda müdahale için komuta beklerken aldıkları “yatın uyuyun, sabah çıkarsınız” cevabı karşısında yaşadığı duyguyu şöyle ifade ediyor Özkorkmaz: “AFAD’ın devlet bürokrasisinin içinde nasıl işlevsiz kaldığını o an anladım. İlk ekibin helikopter ve malzeme ile direk alana, kriz merkezine bile değil mahallelere sevkiyatı sağlanabilir. AFAD’ın içinden çıkamadığı envanteri biz bu süreçte çok kısa zamanda oluşturabilir, ihtiyaç duyulan makine ve teçhizat konusunda bilgilendirme yapabilirdik. Yetkilendirme yapılmadı, sorumluluk alınmadı. Herkes birbirinin suratına boş boş bakıyordu, devlet destekli bir afet kurumunun iş yapamamazlığıydı karşımdaki; ancak zaten bu kurumu bu yıla kadar bu halde var etmek, buna göz yummak, kötü niyetin ta kendisi idi.”

 

Şimdi soruyorum size: Gözlerimi delip geçen, bu akıl almaz zaaf noktalarına tanık olduğumda ve bunlar üzerine düşünüp kahrolup, bu konuları dile getirdiğimde vatana, millete ve bayrağa ihanet mi etmiş oluyorum; yoksa tam tersine benzer durumlarda çok daha fazla vatandaşımız kurtulsun diye yapmam gereken, olmazsa olmaz “hayati ikazları” mı yapıyorum? Yanıtınızı bekliyorum, siz düşünün.

Yazı Tarihi: 16.02.2023
Paylaş
Benzer Yazılar
Videolar
Alt
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye Komitesi Başkanı Bedri Baykam UNESCO-IAA/AIAP Dünya başkanı seçildi. 18.10.2015 - Pilsen/Çek Cumhuriyeti